Serap Üstün

Serap Üstün


Mezarlıkları severim

01 Aralık 2021 - 11:21

Şimdilerde her şeyin bir grubu var. Mezarlıkları gezmeyi sevenler kulübünü de kursak da başkanı ben olsam. “Bir Garip Orhan Veli” başlıklı köşe yazımda bir cümleyle bu tutkuma değinmiştim. Dikkat çekici olmuş. Üstüne bu satırları yazdım.
            Bağıl olarak “gidenler ve kalanlar” diyebileceğim iki büyük tarafız: Göçüp gidenler, birilerinin sevdikleri, anılarında yaşattıkları, yılda bir gün biraz daha fazla anıp, ardından biraz daha fazla gözyaşı döktükleri, özledikleri…
Gidenler, birilerinin “Allah kurtardı” dedikleri, ölüm gününde tıka basa kıymalı pide, yıldönümlerinde helva yedikleri, ondan sonraki dünyaya dört elle sarılıp yaşama hevesiyle daldıkları…
            Mezarlıklarda herkes eşittir. Tam da bu dünyada çok isteyip beceremediğimiz gibi. Umudumuz var hala… Mezar taşlarının abartılı süslerine, altında yatanı aciz cümlelerle etiketlemeye kalkışlarına, büyüklüklerine, yapıldığı mermerin kalitesine boş verin. Bundan kime ne? Orada yalnızca kabullenilmiş doğal hayatın akışı var. Önünde eğildiğimiz mevsimler, içinden geçilen zaman… Yargılar yok artık. ‘El âlem ne der’ lerden uzak, sere serpe, kaygısız bir başınalık…
            Kalanlar, kaldığı için aslına bakarsak en çok kendine üzülenler. Gidenin üstüne yükledikleri her şeyle baş etmek zorunda kalınca dövünenler, gidişin haksızlığına sitemkârlar.
            Kalanlar, gidenlerin cesurca terk ettikleri, kendi sırasını beklemeye sessizce mahkûm olanlar, ezberledikleri yarım yamalak duaları gidenin üstüne boca edip rahatlayanlar, bunu Tanrıyla aralarını düzeltme fırsatı bilenler…
            Oysa mezarlıklarda dönüşümün mucizesi var. Onlarca, yüzlerce farklı cinsiyette, yaşta insanın hikâyesi var. Doğum ve ölüm yıllarına bakıp yeniden yazarım ben onları. Ne yalan söyleyeyim kibirli bulduğum aile mezarlıklarına ön yargılıyımdır mesela.
            Ağaçlar dile gelir mezarlıklarda. Taşıdıkları izlerin diliyle konuşurlar. Kuşların cıvıltıları başka tondadır. Kimsenin bilmediği ruhsal bir sırrı açıklar gibi ötüşürler. Kendinizle konuşurken içinize açılan kapılar bulursunuz. Bakmayı bildiğimiz sürece o kapılar hep açık kalır. Tanıdığım veya tanımadığım her kimse onunla da konuşurum. Adlarını söylemekle kalmam. Zira yaşarken de bana adımla seslenenler ancak uzağımda hissettiklerimdir. Gerçek yakınlık kurulan herkes, adından ve soyadından başka bir şeye dönüşür. Samimiyetsiz ilişkilere inanmıyorum.
            Ölümün artık hatırlanmadığında gerçekleşir denir ya, ben ona da inanmam. Doğa buna hiç takmaz çünkü. Hatırlamayanı kim hatırlayacak ki?
            Her mezarlığın kendine ait sesi, gölgesi, ışığı, kokusu, küçük veya büyük oluşundan öte bir yer kaplayışı var. Öncesinin ve sonrasının hiç öneminin kalmadığı varoluş şekli… Bu yüzden adım atan herkesin üst başı dâhil kendine çekidüzen verdiği, aklından bile geçse ‘şeytanca’ fikirleri kovduğu yer… Yağmurla, karla bütünleşirken güneşin doğumuyla ürperten karanlığını soyunup kutsallığını giyinen eşsiz yer…
            Ölümden çok yaşamın anlatısıdır mezarlıklar. Yazı, hepsini kapsar…