Serap Üstün

Serap Üstün


İyileştirebildiklerimizden misiniz?

16 Eylül 2021 - 11:51

İyilik üzerine yoğunlaşarak düşündüğüm günler geçiriyorum. İyiliğin farklı kullanılan anlamları, mahiyeti, ölçüsü, kökeni, maliyeti, nedeni, taşıyıcıları, felsefesi, biyolojisi ve elbette kötülük tanımları havada uçuşuyor. Anladıklarımı aktarmaya cesaret edişime sebep olan kitabı ise bu hafta okuyup bitirdim. Zülfü Livaneli ve Ayla Göksel’in derlediği, “İyiliği Düşünmek” bakış açımı genişletti. Kitaba katkı sunan yazarlar, konuyu psikolojiden felsefeye, bilimden dine uzanan öyle geniş bir yelpaze de tartışıyorlar ki…
            “Neye maruz kalacağımızı kendimiz belirleyemezsek bile, insan her durumda bir tercih yapabilir. Kişiliğine, içinde yetiştiği kültüre, inancına, duygularına ya da sadece aklına dayanarak eylemini saptayabilir. Öyleyse, “İyilik ve kötülük bir seçimdir, insanın kendi özgür iradesiyle seçtiği bir tutumdur,” diyebilir miyiz? Bence evet,” diyor Zülfü Livaneli.
            Nietzsche’ye göre çatışan, sürü insanı ile yaratıcı insan. Kuçuradi, dikkatimizi bu yöne çekiyor. Yaratıcı insanın zararlı olarak, “fena insan” olarak gördüğü insan tipi -sürü insanı-, sürü insanının “iyi insan” dediği insandır; sürü insanı için ise “kötü insan”, kendi sürüsünün ahlakı dışında olan insan ve bu arada yaratıcı insandır.
            Gelelim şüpheye. Çok fazla iyilikten söz edenlerden, iyilik yapmasıyla övünenlerden şüpheye düşebilir mi insan? Bana tanıdık geldi. Sorular peş peşe aklımıza üşüşüyor. “İyi insan” olabilmek için acaba gerektiğinde “kötü” olmak mı gerekiyordur? Kimin için iyi? Ne için iyi? İyilik eden iyilik bulur mu?
            Bir diğer araştırmacı ve yazar, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişimizin hayatın her alanını olduğu gibi zihin haritalarımızı da değiştirdiğini öne sürüyor. Küresel iklim değişikliği, her toplumun çoğalan iç kutuplaşmaları ve çatışmaları, kalıcı hale gelen adaletsizlik sorunlarıyla karşı karşıya olmamız gerek toplumsal gerek evrensel ortak yaşam adına mücadele etmemizi gerektiriyor.
            “İyilik: Beyin/organizma ve davranış açısından bakış” isimli yazısında Yankı Yazgan, “İyilik, insan beyninin doğal reflekslerinden olmakla beraber iyilik yapmanın bir bedeli olduğunda bu refleksin devreye girmesi için çok fazla ek çaba gerekir,” diyor ve iyiliği çoğaltmanın bu bedeli azaltarak olmayacağını, bedele katlanmanın iyilik yapana katkısını gösterebilmenin, refleksin daha kolay ve hızlı devreye girmesini sağlayacağını belirtiyor. Kısaca, bu ideal tablo gerçekleşirse iyilikleri yapıp denize atmış olmayacağız.

            Ömer Madra, iyilerle kötüler arasındaki mücadeleye değinirken, müthiş bir çıkarımda bulunuyor: Dünyada hiçbir ülke evlatlarının sağlığını ve geleceğini ekolojik bozulmadan, iklim değişikliğinden ve sömürücü piyasa uygulamalarından korumayı başaramıyor.
            Bilim insanı kimliğimle ben de iyiliğin bilimini anlatan bir yazının en çok etkilendiğim bölümünün altını çiziyorum: İnsan insana bağımlı, ama kendisini büyütebilmeyi ve olgunlaştırmayı becerebilmeli. Olgunluk da “benim ihtiyacım bu” demeden önce, “onun ihtiyacı ne?” diyebilmektir. İyilik buradan başlıyor.
            İyilik konusunu yalnızca kişisel değil, toplumsal olarak değerlendirdiğimde, aynı yerden hep birlikte başlayalım, iyilikleri çoğaltalım istiyorum. Livaneli ile ortak dileğim:
            “Umutlu olalım çünkü umutsuz olanın atı koşmaz.”