Reklam
Serap Üstün

Serap Üstün


Eller yukarı

27 Ocak 2021 - 11:14

                                                                      
“Dünyadaki kötülük neredeyse her zaman cehaletten kaynaklanır ve eğer aydınlatılmamışsa, iyi niyet de kötülük kadar zarar verebilir. İnsanlar kötü olmak yerine daha çok iyidir ve gerçekte sorun bu değildir. Ancak insanlar bir şeyin farkında değillerdir, şu erdem ya da kusur denilen şeyin; en umut kırıcı kusur, her şeyi bildiğini sanan ve böylece kendine öldürme hakkı tanıyan cehalettir. Katilin ruhu kördür ve insan her tür sağduyudan yoksunsa güzel aşk ve gerçek iyilik diye bir şey olamaz.” *
            Tahminlerin doğru olduğunu sanıyorum. Evet, pek çoğunuz gibi ben de salgın döneminde 1957 Nobel Edebiyat Ödüllü “Veba”yı yeniden okudum. Her şeyi bildiğini sanmak ve bu yüzden kendinde her hakkı görmek, kör bir ruha tutsak olmuş haldeyken iyilikten söz etmek… Kulağa zamansız ve mekânsız geliyor.  Değişen anlam değil, yüzyıllarca da olmayacak.  Coğrafyalar, dinler, kültürler, yönetim şekilleri farklıymış gibi dursa da, aynı yollardan geçen bütün hikayeler, birbirine paralel ilerlemek zorunda olan tren raylarına benzer şekilde aynı yere varıyorlar. Bir de bakmışsın Doktor Rieux yerine sen sorguluyorsun dünyanın saçmalığını. Olamaz mı? Olmalı. Felaketler yazgı değildir. Beklendik veya beklenmedik her olayda bilincimizi susturup insana olan inancımızı kaybetmekle eşdeğerdir bu varsayım. Asıl felaket gücümüzü kötüye kullanmak olabilir.
            1953 yılında “Dülger Balığı’nın Ölümü” adlı öyküsünü yazdığı sıralarda Sait Faik’in hastalığı iyiden iyiye ilerlemişti ve kendisi de ölüm korkusunu derinden duyumsuyordu. Balığın uzun süren ölüm halini sorguladığı son cümlelerde, “Sanki balık, şu hava dediğimiz gaz suya alışmaya çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa alışması mümkündür gibime geldi” der, “Onu atmosferimize (suyumuza) alıştırdığımız gün bayramlar edeceğiz” diye devam eder sonra başına geleceklere ve “Bir kere suyumuza alışmayagörsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.” diyerek noktayı koyar.  
            İyilikleri anlatmak için kötülükleri, güzellikleri anlatmak için çirkinlikleri kullanır içinden geçilen zaman. Çatışma, hayatın özünde saklı. Anılar ve bellekle ilgili okuduğum son yazılardan birinde, “Dünya, süreğen bir hatırlama halidir,” diyordu. Uzun süre bunu düşündüm.  Ardından da aynada kendi kendime konuşmaya başladım: “Seni son günlerde hiç iyi görmüyorum. Daha bir önceki yazında unutmaktan ve unutmamaktan bahsetmedin mi? Tamam anladık. Hala bellek, öz, zıtlıklar falan, kafa karıştırıp anlaşılmamaksa niyetin…” Sözümü kestim: “Yok sen onu tamamen yanlış anladın. Belki diyorum sadece unutmamak da yetmez bazen. Taşın üstüne taş koydum yani.”
Sana döndüm: Sevgili okur, söz uçacak, yazı kalacak evet, ben öyle yazılar kalsın istiyorum ki, ortalık bayram yerine dönsün. Ama olan bitene alıştık diye değil aydınlık yarınlara kucak açtık diye. Burgazada’nın güzelim mimozaları arasından yine selamını çaksın Sait Faik, onu mutlaka al. Bir de kör ruhlu katillere teslim olma. Olmayalım.
*Albert Camus