Reklam
Serap Üstün

Serap Üstün


Duvar

21 Ocak 2021 - 11:34


Bu köşe için yazmaya çalıştığım her zoraki satırı silmeye karar verdiğimde yazılmaya başlandı şimdi okuyacakların. Çünkü aynı anda hem samimi hem de mesafeli olunamayacağını fark ettim. Sahici bir yakınlaşmanın, hele de şu günlerde, hepimizin özlemi olduğunu biliyordum. Böylece kendim olmaktan da vazgeçmeyecektim. Ege’ye ilk sözlerimiz böyle düşsün istedim. Derdimiz neredeyse dermanını da orada bulalım diye.
            Abdullah Efendi, “Unutmak lazımdı; bir kiri üzerinden atar gibi unutmak…” diye düşünüyordu çok sevdiğim Tanpınar hikayesinde. Peki, neleri hatırlamam, neleri unutmam gerektiğini de sürekli kendime hatırlatan ben değil miydim? Bu işte bir terslik varmış gibi görünüyordu. En başında böyle hissediyorsam kesin öyledir. Unutmam ‘gereken’ çok şey vardı. Üç aşağı beş yukarı, herkesin unutması ‘gereken’ kadar…
            Hani radyoda her çalan şarkıyı sana çalıyor zannedersin, sen oynamasan filmdeki aşk sahneleri öylesine vurucu olmayacak, yağmur bile senin için yağıyor. Bakınız Truman Show. Ben de böyleydim. Belleğimin sınırları hayal gücümle itişip duruyordu. Sonra birdenbire yakın zamanda Murat Gülsoy’dan okuduğum şu satırlar beni yakaladı: “Ne tuhaf değil mi: uyanış bir unutuşla mümkün oluyor bazen. Çoğu zaman. Yeni bir güne uyanabilmek için bazı şeyleri unutmamız gerekiyor.” ‘Gereklilik mi?’ diye sordum kendime ve bu kavramı sevmediğimi anladım.  “Bilirsin, her zaman usta bir unutucu oldum. Gönüllü silici.’ Kendinden korktuğunu söylüyor kahraman, bunları paylaştığı için. Ben de korkmalı mıyım? Her şey silinip gidecek bir rüya mı yoksa?
            Zor yıllar mıydı, evet, daha zorları da olabilir elbette. Kişisel hikayemde olduğu gibi toplumsal hikayemizde de çıkışlardan çok inişlerin olduğu zamanlar… Aslında anıda kalan pek çok şey olduğundan farklı görünür bize. Biraz sabredip demlendirmeli yaşananları. ‘…meli mi?’ diye sordum bu sefer kendime. Bunu da sevmedim.
            Kendime, notlarımda şöyle demişim: “Kendini yaraladığın duvara çarpma. Onu itemezsin de. Odadan çık sadece. Ya da duvara göre konumunu değiştir.”
            Bunu yapmayı başardığımda hayatımda bütün taşlar sırasıyla yerine oturdu. Sen, kendinle baş başasın. Ama kendine de iyi gelmenin yolları var. Çarptığın duvarı sev demiyorum fakat kendini artık yaralanmadığın için sevebilirsin. Odadan çıkabildin diye gücüne inancını tazeleyebilirsin. Olduğun yer, olmak istediğin yer olduğu sürece tam anlamıyla özgürsün. Ve özgürlük, uğruna her şeyin feda edilebileceği tek şey değil mi?
            Hazırsak eğer biraz da unutmamamız ‘gereken’lerle yüzleşelim. Öyle hızlı değişiyor ki gündem. Örnek vermek üzere takip ettiğim haberler bu yazıyı hazırladığım sürede artık eskimişti. Kimse hatırlamayacaktı. Belki bir isim tanıdık gelecek, boğazı kesilmişti o kadının kızının gözü önünde, biz de paylaşım yapıp lanetlemiş, ‘son olsun ama’ demiştik diye. Hayır hayır ondan bahsetmiyorum, karıştırdın, bu kadın önce öldürülüp sonra yakılan değil miydi? Yoksa sadece yakılan mı, tabancayla başından vurulan mı? Hepimizin hashtagleri hazır nasılsa, birkaç harf yazdığımızda gerisi geliyor. Alıştığımızdan, normalleştirdiğimizden, olabilirlerimizin sınırları kalmadığından…
            Toplumsal bir körleşme yaşanıyor. Şiddet, bireysel bir olay olarak değerlendirip politik görülmediği sürece de isimler çoğalmaya, biz de buna alışmaya devam edeceğiz. Sıklıkla namus ve ahlak sebep gösterildiğinden vicdanlar aklanacak, gereken yapılmış olacak. Haber olarak sunulurken bile kullanılan eril dil, birçoğumuzun gözüne batmayacak. Ta ki, sızlayan burun, ezilen ayak parmakları, dağılan yüz, kırılan kollar, senin, kardeşinin, arkadaşının, kızının, bir başka yakınının olmadıkça. Duvar demiştim ya, işte o duvarların en tehlikelisini yaratabilir beynimiz. Çünkü kitlelerin, ‘ne hakkında ve nasıl düşüneceklerini’ belirleyen haber kaynaklarımız var bizim. Kendimizi bildik bileli var. Biz de onlara çarptık durduk. Peki ne mi yaptık da buradayız? O odalardan çıktık. Olduğumuz yer, olmak istediğimiz yer olana dek…  
Ey özgürlük!