Şebnem Özköroğlu

Şebnem Özköroğlu


Öykünüzü nasıl alırsınız?

18 Şubat 2021 - 11:45


Açık, kapalı? Sade, süslü? Olaylı, durağan? Kısa, uzun?
Bir yazın terimi olarak hikâye, gerçek ya da gerçeğe yakın bir olayı aktaran kısa, düzyazı şeklindeki anlatıdır, diye tanımlanıyor. Şu zavallılığa bakar mısınız? Gerçek ya da gerçeğe yakın olacak, olay aktaracak, kısa olacak. Olmazsa ne diyeceğiz? Öğretmenlik yaparken, rastladığım her ukala kaynaktaki bu tanımın üstünü çizdirmiştim öğrencilerime. En çok da şiir tanımlarına gülmüştük birlikte. Şiir tanımlanabilirmiş gibi… Duygu coşkunluğu olacakmış da alt alta yazılacakmış. “Üstünü başını yırtmış çocuktur şiir”. Tanımlanamaz. Öykü de öyle.
Bu çok kıymetli yazın türünü kalıplara sokmadan, keskin tanımlardan uzak, gönlümüzce konuşabiliriz tabii. Siz nasıl öyküler seversiniz? Ben durum öykülerini daha çok severim. Kısa, hatta çok kısa öyküleri severim. Öyküseverler bilir, bu konuda birincilik Ernest Hemingway’e aittir.
Bir toplantıda üstada ne derece yetenekli olduğunu sormuşlar, hayal bile edemezsiniz, demiş. Bunun üzerine girilen iddiada on kelimeyi geçmeyen bir öykü yazması istenmiş. Büyük yazar, altı kelimelik bir dram öyküsü yazıvermiş oracıkta. Hatta Türkçeye çevirdiğimizde beş sözcük kalıyor:
 “ Satılık: Bebek patikleri. Hiç giyilmedi.”
Şimdi hangi kalıba dökebiliriz bu dramı? Nasıl tanımlayabiliriz?
“Roman sayıyla kazanır, öykü nakavtla.” der Julio Cortazar. Gerçekten de etkili bir sonla bitirilmiş bir kısa öykü sizi yere serebilir. Gerçi daha ilk cümleden elinizi tutup peşi sıra koşturmaya başladıysa metnin kısalığı, uzunluğu fark etmez. Nasılsa sonuna kadar nefes nefese okuyacaksınızdır.
Roman kadar geniş bir alana sahip olmayan öyküde yazarın işi zor, elbette. Bir an evvel derdini anlatıp bitirmek zorunda. Zaman, mekân, kişi sınırlı ne de olsa. Ancak usta kalemler bu sıkışmışlık duygusunu asla yaşamaz. Bahaneler yaratmaz. Bir köşede sessizce sancısını çeker, öyküsünü doğurur. Hemingway der ki “ Hiçbir mazeretin geçerli olmadığı son derece zor bir iş yapıyorum. Bir kitap ya iyidir ya kötü. İyi olmasını sağlamak zorundasınız. Kötü olma sebepleri bahane değildir.”
Öyküde öyle kıyametler kopmak zorunda değil. Acılar, yangınlar, düğünler, bayramlar, tecavüzler, büyük aşklar, vedalar, ölümler… Hatta bazen hiçbir şey olmaz öyküde. Haydi, sizi sıcak bir güne götüreyim. Memduh Şevket’in çok sevdiğim bir öyküsü vardır: Hayat Ne Tatlı
“Temmuz, öğle vakti. Komşuda bir kadın sesi... Neye bağırdığı anlaşılmıyor. Belki çocuğuna haykırıyor. Müezzin'in duvarlarından tahtaboşa bir kedi atladı. Birkaç ev ötede bir tavuk gıdaklıyor, bir horoz ona yardım ediyor...
(...)
Hafız Nuri Efendi, kapının arkasından şemsiyesini aldı, yavaşça sokağa çıktı. Neden? Bir işi mi var? Birini mi görecekti? Hiçbir işi yok. Hiç çıkmasa da olabilirdi. Ancak, çıkmış bulundu.”

Böyle başlar öykü. Sonra kahramanımız mahalleden Kavaf’ın Şükrü’yle Kumkapı’ya doğru yürür. Bir süre sonra Şükrü bir yere takılır. Ne yapacağını düşünürken Kömürcü Halil, gel yahu, der Nuri Efendi’ye. Mahalleye dönerler. Bir süre kahvede tavla oynayanları izler. “Hafız, bir el de senle oynayalım.” teklifi gelince, Nuri Efendi “Ben tavla bilmem ki…” der. Sonunda gün inmeye başlar, ekmeğini alır, eve yollanır. Gecelik entarisini, Şam hırkasını giyer.
“Akşam satıcıları geçiyor. Mahalleye akşam rengi çöküyordu. Sokağın köşesinden bir çocuk:

-Hayriii, gel; annem seni çağırıyor! Diye kardeşine sesleniyor. Bir kız çocuk, elinde bir deste maydanoz, takunyalarını tıkırdatarak geçiyor. Komşu Gaffar'ın oğlu, iki boş küfeyi bostan kapısından sokmaya uğraşıyor. İki hanım, belli ki uzakça bir yere gitmiş ve geç kalmışlardı, hızlı hızlı eve dönüyorlar. Mutfakta annesinin takunyalarla dolaştığı duyuluyor... "Hayat, ne tatlı şey" diye düşündü. İnsanın ömrü olmalı da yaşamalı.”

Bu ne güzel bir “hiçbir şey olmayış”tır.
 Herkes herkesle tanış bu mahallede, sıcak, tatlı bir öğleden sonra,  şöyle bir dolaşıp eve döneriz Hafız Nuri Efendi’yle. Yüreğimizin hangi ara ılık, rahat, geniş hislerle dolup taştığını anlamadan. Yüzümüze çaktırmadan yayılan o koca gülümsemeyi görmeyiz ama içimizden yine kendimize fısıldarız: “ Hayat , ne tatlı şey. ”
Yaşasın öyküler! Değil mi sevgili okur? Çünkü insan okur.