İlknur Demir

İlknur Demir


Suskunluk sarmalı

14 Eylül 2021 - 10:23

Berlin’de doğan ve 1940 yılına kadar Nazileri savunan Elisabeth Noella-Neumann, gazetecilik hayatının başında Nazi Propaganda Bakanı Goebbels’in entelektüellere yönelik çıkardığı Das Reich adlı dergide yazmaya başlar. Antisemitizme ait düşünceleri ile dikkat çeken Neumann, 1940 yılından sonra Nasyonal Sosyalist Partisinden istifa etse de o döneme kadar kadrosunda bulunduğu derginin ve diğer iletişim araçlarının, çoğunluk tarafından kabul edilen egemen düşünceyi nasıl şekillendirdiğini fark etmiştir.
Eski bir Nazi sempatizanı olan Neumann, ‘’Kamuoyu’’ adlı kitabını iletişim araçlarının toplum üzerinde nasıl bir baskı oluşturduğu üzerine kaleme almıştır ve bu kitabın ana teması kendisi tarafından sosyoloji literatürüne kazandırılmış olan ‘’Suskunluk Sarmalı’’dır.
Nedir bu sarmal; Suskunluğun nasıl bir sarmala dönüştüğünü ve kişinin kendini ifade etmekten vazgeçip tam tersi suskunluğa nasıl hapsolduğunu anlatmak için kullanılan sosyolojik bir terimdir. ‘’İnsanın kendi düşüncesi toplumun genel düşüncesinden farklı ise sapkın olarak nitelendirilir ve sapkın bireyler toplum tarafından dışlanır,’’ korkusuyla, kişi bu toplumun egemen görüşünün dışındaki bir görüşü açıklama cesaretini bulamaz. Güvenliği sessizlikte bulur. Bir tür konfor ortamından çıkamamaktır bu durum. Matematiksel olarak ifade edersek, konuştuklarımızın ya da eylemlerimizin sorumluluğunu alabilme gücümüz toplumun dayattığı doğrulardan küçüktür.
Neumann bu davranış biçiminin kişisel değil toplumsal bir gerçeklik olduğunu dile getiriyor. Toplumun geneline uymayan bir düşünce içindeyseniz sizin gibi düşünenlerin az olduğuna inancınız varsa, fikirlerinizi açıklamaktan kaçınır ve suskunluğu tercih edersiniz diyen Neumann, bu düşünce şeklinin en büyük zararının demokrasiye olduğunu savunuyor ve suskunluk sarmalı demokrasinin ölümüne neden oluyor diyor.
Susarak demokrasiyi öldürmek ve susarak bu katlin bir parçası olmak. Susarak demokrasiye bir bıçakta benden demek.  Burada bu sarmaldan kurtulabilmek için kendimize sormamız gereken sorular olmalı diye düşünüyorum. Ya toplumun çoğunluğu aynı biz gibi, bu sosyolojik gerçekliği yani suskunluğu toplumun diretmesi sonucunda tercih ettiyse, bizim gibi düşünenler hiçte azımsanacak kadar az değilse?  Onlar bin değil yüz ise. Ya da biz yüz değil bin isek.
Şöyle bir gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor kanımca. Hegemonyanın dayattığı fikirlerin oynandığı bir tiyatro oyununda figüran olmak ya da kendi hikâyemizin başrolünü kapmak. Suskunluk sarmalı her ne kadar toplumsal bir gerçeklik olsa bile sarmalın dışına çıkabilme cesareti tamamen bizim tercihimizdir.  Sürüden ayrılanı kurt kapar diyen atasözleri ile büyütüldüğümüz gerçeğini göz ardı etmemiz biraz zor elbette ama belki de ortada kurt bile yoktur kim bilir.
Umutla kalın…