İlknur Demir

İlknur Demir


Oyuncu

23 Şubat 2021 - 10:53

                                 
Üniversite öğrenciliğimin ilk iki yılı Bursa’da şehrin merkezindeki tarihi bir binada geçti. Bu iki yıl üniversite hayatımın en mutlu yıllarıydı. Fikrim sorulsaydı eğer, şehrin dışında kurak bir araziye kurulan kampüse taşınmaktansa, merkezdeki bu binada eğitime devam etmeyi tercih ederdim.
Bu tercihimin en büyük sebebi, fakültenin tam karşısında bulunan devasa kitapçı idi. Bin dokuz yüz seksenli yıllarda Bursa’da bulunan ve kitapla ilgisi olan olmayan herkes bilirdi Haşet’i. Çünkü o yıllarda -Haşet’in önü, -Nerede buluşalım, sorusunun cevabı idi. Fakülte, kampüse taşınınca Haşet Kitabevi zaman içinde kapandı gitti.
Bazı kitaplar diğerlerine göre daha çok etkiler bizi. Yaramızı iyileştirmeye teşnedir. Ya da biz, aramızda bir bağ kurduğumuz, karanlığı anlatan o metnin içindeki aydınlığa giden yolu bulmaya hazırızdır. Her muhabbet ettiğimiz kişiyi dost eylemediğimiz gibi, her kitabın içindeki aydınlığa ulaşamayabiliriz.  Kitapların arasında dolaşırken, Erhan Bener’in  ‘’Oyuncu’’ adlı romanı ile tanışmam ve aydınlığına ulaşabilmem Haşet kitabevi sayesinde olmuştu. Kitabı raftan aldım, kokladım, sonra sayfalarını çevirdim, ilk cümlesini okudum, kısıtlı öğrenci bütçemi denkleştirmek için hesap kitap yaptım ve kitabı satın aldım. Zamanın geriye aktığı anlardı benim için kitapçıdan eve varmaya çalıştığım zamanlar. Yol uzadıkça uzardı. Yine öyle olmuştu. Öğrenmek için sabırsızlanıyordum. Kimdi bu oyuncu?
‘’İnsandı her şeyden önce. Bildiğimiz bir insandı. Kendi evreni içinde bunalan, çırpınan, başka insanların evrenlerine giren, çıkan, onları etkileyen, değiştiren, mutsuz etmemeye çabalayan, durmadan kendini suçlayan, mutsuzluğu görmemek çin mutluluklar yaratan… ‘’ diye söz ediyordu yazar kitabın ana kahramanı oyuncudan. Ayakta kalmanın, eleştirel gözlerden kurtulmanın, en kolay yolu gibi görünen, zamanla onların esiri olmaya başlayan, kendisi olmaktan vazgeçip, maskelerin ardında kaybolandı oyuncu.
O dönem, okuduğum kurgusal metinlerin tekniği, akımı, edebi diliyle ilgilenmediğim, daha çok bu metinlerin bana gösterdiği karanlıkların içinde aydınlığı bulmak için uğraş verdiğim okumalar yapıyordum.   Bu nedenle Erhan Bener’in ‘’Oyuncu’’ romanının edebi anlamda ne kadar özel bir kitap olduğunu, edebiyat teorisi ile ilgilenmeye başlayacağım birkaç yıl sonra fark edecektim. Bilinç akışı ve iç monologlar, diğer taraftan, üst kurmacanın yöntemlerinden biri olan roman içinde roman yazma tekniğinin kullanılmış olmasını ancak ikinci okuyuşumda algılayacaktım. Kitabın önüme yol ettiği aydınlıktan başka, edebi lezzetini de almıştım artık. Fakat ‘’Hayatta kalmak zorundayım ve kendi konforlu alanımı korumalıyım.’’ diyen maskeli roman kahramanlarının karanlığından kendi aydınlığıma çıkışımı ve ilk okumamdaki o lezzetin tadını hiç unutmadım.
Carl Gustav Jung’a göre maskeli (persona) davranışlar, kişinin öz kişiliği ile toplumun değer yargılarına uyumlandırarak oluşturduğu kişiliğin, birey tarafından tercih edilen ortak bir paydada buluşmasıyla oluşmaktadır. Daha genel bir tanımlama ile ‘’sahte kişilik.’’
Erhan Bener de ‘’Oyuncu’’ adlı romanında, toplum baskıları ve öznel kişilikleri arasında sıkışıp kalmış bu sahte kişileri anlatıyordu. Yazar, maskelerle dolaşan, kendi olmaktan vazgeçen bir ailenin ve o ailenin etkileştiği çevrenin hikâyesinden yola çıkarak, toplumun ikiyüzlülüğüne ulaşıyor, insanın aslında bir aysberg olduğunu, gördüğümüze inanmamamız gerektiğini söylüyordu.
İnanmıyorduk zaten. Biz bizi biliyorduk. Ayak sesimizden, sesimizin tınısından, ürkek bakışımızdan, elimizin titreyişinden, gözümüzü kırpışımızdan, mutluluğu yaşamayıp yaratmaya çalışmamızdan ya da mutsuzlukla yüzleşmemek için mutluluğa sığınışımızdan biliyorduk.  Karşımızdakini mutsuz etmeme çabamızdan, maskesini düşürürsek çekip gitmesinden korkmamızdan, kendimizi suçlamamızdan, görmemezliğe gelişimizden, gerçek bir çatışmaya girmeden ama hep çatışmanın içindeymiş gibi yaşayışımızdan, ailemizden, sokağımızdan, edebiyatımızdan, sanatımızdan, siyasetimizden, ülkemizden biliyorduk…  Biliyorduk bilmesine de susuyorduk. Nezaketimizden sussak iyiydi ama yüzleşmeye cesaretimiz olmayışından susuyorduk. İnsan sadece sevdiklerine değil, kendisine, ülkesine, ideolojisine de oyunlar oynayabiliyordu.
Başkalarını etkilemek, gerçek yönümüzü gizlemek istediğimizde maskemizi takarız. Maskenin biçimi anne babaların, öğretmenlerin, akranların koşullamasına bağlıdır. Egomuzun kalkanı maskedir. Buraya kadar belki katlanılabilir bir durumdur ama ya maskelerle özdeşleşmeye başladığımızda? İşte tam bu noktada, yönümüz, saatimiz şaşar. Maskemizin saf dışı bıraktığı isteklerimiz gölgeye sığınır. Onunla bütünleşir. Gölge büyür, büyür, büyür…  Kendi başarısızlıklarımız ve zayıflıklarımız söz konusu olduğunda maskeler kişiseldir ama tüm toplumun yüzünde kendine yer bulmaya başlarsa, kollektif maskelere dönüşmeye başlar.
Kurtuluşumuz yok mudur peki? Çok mu karamsar olmalıyız? Hayır… Tarih, toplumun yarattığı kurallara karşı çıkıp maskelerini fırlatıp atan kahramanlarla doludur.
Antik Yunan’da tragedya ve komedilerde, günümüzdeki oyunculuk anlayışı geçerli değildi. Mimiklerini kullanmıyordu oyuncular. Oyunun gerektirdiği duygular, oyuncuların ellerinde tuttukları ve yeri geldikçe yüzlerine koydukları gülen yüz ve ağlayan yüz maskları (persona) ile veriliyordu. Oyunun sonunda da bu maskelerini çıkarıp seyircileri gerçek yüzleri ile selamlıyorlardı.
Taktığımız maskeler,  onları yüzümüzden çıkarıp seyircilerimizi selamlayacağımız günleri bekliyordur belki de, olamaz mı?