İlknur Demir

İlknur Demir


Öldürdüğümüz çocuklar

18 Mayıs 2021 - 10:14

Geçtiğimiz hafta iki ayrı yerde iki insanlık dışı olay yaşandı. Bunlardan bir tanesi Kudüs’te yaşananlar ve ölen çocuklar, bir diğeri Afganistan’da kız çocuklarının okuduğu okula yapılan bombalı saldırı sonucu yaşam hakları elinden alınan çocuklar. Aynı hafta içinde gündeme girmeyen, basına yansımayan açlıktan ölen, dilendirilen, tacize uğrayan, fuhuş batağına sürüklenen çocukları saymıyorum bile.
Lise tarih derslerinden Birinci Dünya Savaşı hakkında aklımda kalan tek şey İtilaf (Anlaşma, uyuşma, uzlaşma) ve İttifak (Anlaşma, uyuşma, bağlaşma) sözcükleri. İki sözcük arasındaki anlam farklılığını yıllarca kavrayamamış biri olarak, savaşı kim neden kazanmış, neden kaybetmiş, hatta savaş neden çıkmış, sonuçları ne olmuş sorularının cevaplarını mantık süzgecinden bir türlü geçiremeyen biri olarak mezun olup da bu dersin baskısını üzerimden atınca anladım durumu. Okul sıralarında kafamıza vura vura aklımıza sokmaya çalışılan şey, bizim hangi tarafa ait olduğumuzun belletilmeye çalışılmasından ibaretti. Yanlış bir mücadelenin içine girmişiz. Anlamlarını öğrenmek için uğraşacağımız kelimeler itilaf ve ittifak değil de ‘’Savaş ve Barış’’ sözcükleri olmalıymış. 
Bazen önce eylemde bulunup, sonra düşünüyoruz. Hatalarımız da bu aceleciliğimizden. Savaşmadan önce, savaşın, kıyım, kan ve vahşet olduğunu düşünemiyoruz mesela. Savaşın bu acımasızlığını biliyor muyuz? Evet.  Bu konularda hem fikir miyiz? Evet.  O zaman neden halen savaş sözcüğü, sözlüklerde kendine yer bulabiliyor?
Çünkü aidiyettir savaş. Taraf olmanın, taraf oldukça onaylanmanın, onaylandıkça mutlu olmanın yoludur. Aidiyet duygusu o kadar ağır basar ki savaşın en masumu çocukların, savaş yüzünden çektiği acıların farkına ancak savaş bittikten sonra varırız.  Kan kokusundan beslenen sistemin yaptığından utandığını düşünmek, sistemin figüranları olan bizlerin kendimizi kandırmasından başka bir şey değildir. Sistem, eğer yaptığından utanç duysa idi aynı coğrafyalarda tekrar tekrar çocuk ölümlerine neden olmaz, silahlar elden ele dolaşmazdı.
Çocukları sevmeyen sistemin, duyarlı insanların ağzına çaldığı bir parmak bal olan ‘’Dünya Çocuk Hakları Günü’’ nün tarihine baktığımızda nasıl bir aldatmacının içinde olduğumuz aşikâr.   1. Dünya savaşı sona erdiğinde insanoğlu, bir nesli çocukluklarını yaşamadan büyüttüğünü, hatta savaş yüzünden bazı çocukların büyüme şanslarının ellerinden alındığını ancak fark etmiş.  Bundan sonra aynı hataların yapılmaması için 20. Ekim’i ‘’Dünya Çocuk Hakları Günü’’ olarak ilan etmiş. Amacına ulaşmış mı? Tabi ki, hayır. Yetmemiş, 1. Ekim ‘’Dünya Çocuk Günü, ’’  o da yetmemiş 11. Ekim Dünya Kız Çocukları günü gelmiş art arda. İronik değil mi? ‘’Ben hiç yalan söylemem’’ diyenlerin en çok yalan söyleyenler olması gibi.
Nasıl hayatlar yaşadıklarını, hangi eşitsizliğe kurban edildiğini bildiğimiz ama sırf kendi ideolojilerimiz yüzünden görmezliğe geldiğimiz, duymayı reddettiğimiz, ötelediğimiz ne kadar çok çocuk var. İtiraf edebiliyor muyuz kendimize? Her coğrafyada yaşayan çocuğun ölümünün aynı derecede yüreğimizi acıtmadığını. Bazı coğrafyalarda yaşanan çocuk ölümlerine bir ‘’ama’’ yakıştırdığımızı.
Bizlere kinden arınmış bir dünya sunamadı bizden önceki nesil. Ne görürsek onu yaşıyor onu yaşatıyoruz. Bitmeyen kinlerle büyütüyoruz bizden sonraki nesli. Oysa tüm çocuklar aynı tanrının kulları, aynı gökyüzünün kuşları, aynı toprağın ağaçları olduklarını, çocukluğun dininin, ırkının renginin olmadığını bilebilseler. Bilebilseler ki büyüdüklerinde bu dünya benim vatanım diyebilseler.  
Çocukların varlığını savaş sonrası hatırlayan bir dünyada yaşıyor olmanın sancısını duyan insanların çoğalması umuduyla. Umut gerekli yaşamamız için, ekmek kadar su kadar.
Umutla kalın…