Barış Kütahya

Barış Kütahya


Matbaayı ikinci kez Iskalamak

10 Ocak 2022 - 10:06

İlkokuldan beri Osmanlı’nın geri kalma ve çöküş nedenlerini okuduk. En sık tekrar edilenleri coğrafi sınırlarına ulaşması, bilimde ve teknolojide çağına ayak uyduramamasıydı. Yani hem askeri hem de toplumsal yaşamında çağının gerisinde kalması, kendini yenileyememesi. Konu açıldığında ilk akla gelen örnek de matbaanın bu topraklara 260 küsur yıl sonra gelmesi olur. Yani dolaylı da olsa Osmanlı’nın çökmesine matbaanın gecikmesi de etki eder. Çeşitli kaynaklarda matbaayı şeyhülislam fetvasının ya da hattatların işsiz kalma korkusunun engellediğinden bahsedilir.
                Matbaa bulunduğu coğrafyada da büyük bir hoş geldin ile karşılanmaz. Avrupa’da, özellikle kilise, başta matbaayı kontrol altında tutmak ister. Victor Hugo’nun şaheseri Notre Dame’ın Kamburu’nda kilisenin korktuğu gizli bir karakter olarak matbaa makinesi de yer alır. Yine de çıktığı topraklarda çok hızlı bir şekilde yayılan matbaa Osmanlı’ya çok geç ulaşır. Bunun sebebi ne karşı çıkan gericiler ne de işsizlik korkusu çeken el yazması yoncasıdır. Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre matbaanın bize geç gelmesinin sebebi bizim okumaya ilgimizin olmamasıdır. İhtiyaç hissedilmeyen hiçbir şey hayatımızda yer bulmaz.
                İhtiyaç denilince sosyolojik açıdan akla ilk olarak Maslow’un ihtiyaçlar piramidi gelir. Aşağıdan başlayarak insanlar önce fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanmasını bekler. Yemek, su, başını sokacağı bir ev. Sonra güvende olmak ister. İnsan ancak bunları sağladıktan sonra bir topluluğun parçası olma, sevme sevilme ihtiyacını karşılamaya bakar. Karnını doyuramayan, bulunduğu evde, şehirde, ülkede kendini güvende hissetmeyen bir insanın önceliği sevmek, sevgi vermek değildir. Eğer fiziksel ihtiyaçlarını karşılar, güvende hisseder ve sonra ait olma, sevgi ihtiyacını karşılarsa ardından başarma, değerli hissetme ihtiyacı duyar.


Toplum olarak biz piramidin hangi seviyesindeyiz? Covid yüzünden tüm dünya gibi biz de korkuyoruz. Öpmeyi, sarılmayı geçtim, el sıkmakta bile tereddütlüyüz. Çok haklı bir tereddüt. Kendimizi güvende hissetmiyoruz. Eve kapanamıyoruz, çalışmamız, fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılayacak parayı kazanmamız gerekiyor. Yani işe gitmeliyiz. Çünkü gitmesek hesabımıza para yatıracak bir hükümetimiz yok. Ne ülkenin ne de bireysel olarak bizlerin tasarrufu var.
Hastalığı atlattık diyelim, ekonomide gelinen durum ortada. Ülkede sigortalı çalışan sayısı yaklaşık 16 milyon ve neredeyse yarısı asgari ücretli. Çalışanlarımızın yarısı yasal olarak tanınmış en düşük maaşla çalışıyor. 9 milyon emeklinin aylığı asgari ücrete bile erişmiyor. Örnekleri uzatmak mümkün ama görülen o ki toplum olarak piramidin ilk iki basamağında debelenip duruyoruz. Neden bizim ülkemizde ayrışmak, kavgalar, gerginlikler çok kolay diye sorduğumuzda cevaplardan birisi sıranın sevgiye gelmemiş olmasıdır.
                Hâlbuki bizim de dünyanın geri kalanı gibi iklim krizini konuşmamız gerekli. Yazın ormanlarımız cayır cayır yanarken aynı zamanda sellerde daha sayısını bile öğrenemediğimiz insanımızı kaybettik. En hızlı kuraklaşan topraklardan biri Türkiye. Gıda fiyatları kuraklık devam ettikçe düşmeyecek. Bugün ekonomik nedenlerle ulaşamadığımız gıdayı yarın paramız olsa da alamayacağız. Sürdürülebilirliği hayatımızın her alanında oturtmamız gerekirken buna da matbaa gibi davranıyoruz. Bugünün ihtiyacı değil mi?
                Yeni dünyayı, ekonomiyi, iş gücünü konuşmamız gerekli. On yıldır göç veriyoruz, mühendisler, yazılımcılar, doktorlar, gençler akın akın bu ülkeyi terk ediyor. Üretim ve sanayii robotlaşıyor, artık eski usul, emek yoğun üretim yapmak verimsiz ve kârsız. Bugün kaynağı robotlar yapıyor, cıvatayı, vidayı otomasyonlu cihazlar sıkıyor. Biz artık düz işçilik ile üretim yapamayacağız. Bundan sonra robotları yapan, otomasyon kodlayanlar iş bulacak. Biz yetiştirdiğimiz nitelikli insanları çoktan beri dışarı kaptırıyoruz. Yakında katıldığım bir toplantıda bizim işlerimizi de daha doğudaki ülkelerden gelecek çalışanlarla sürdürmeyi konuştuk. Hastanelerde bu zaten yaşanıyor. Dünyada bir kavimler göçü yaşanıyor ve biz en nitelikli nüfusumuzu kaybediyoruz. Nitelikli insan ihtiyacımıza da matbaaya davrandığımız gibi davranıyoruz.
                İhtiyaçlar piramidinin ilk basamaklarındaki bir toplum olarak dijitalleşmeyi, uzayı, yeni tür hastalıklara alınacak tedbirleri, mikro ve makro evreni anlamayı ihtiyaç olarak hissetmememiz normal. Tablonun değişmesi için önce bizim değişmemiz, ihtiyaçlarımızın değişmesi, gelişmesi gerekli. Aksi halde birkaç asır sonra derslerde “çünkü çağa ayak uyduramamışlardı” diye bizden bahsederlerse şaşırır mısınız?