Barış Kütahya

Barış Kütahya


Dönüş

28 Mart 2022 - 12:22

Birçok Türkan Şoray-Kadir İnanır filmi bilirim, içlerinde ağladıklarım da vardır ama çocukken bir tanesinden korktuğumu hatırlarım. 1972 yapımı Dönüş filminde Türkan Şoray hem yönetmen hem de başroldedir. Kocası Almanya’ya işçi olarak giden Gülcan’ın (Türkan Şoray) oğluyla birlikte köyde yaşadığı dram anlatılır. Olay örgüsünün arka planında Almanya’ya göç, parçalanmış aileler, köyde yoksulluk, kadına bakış konuları işlenir.
Beni korkutan sahne bir çocuk cesedini içerir. Kocasından uzak Gülcan’a göz koyan ağa (Bilal İnci) istediğini elde edemeyince eziyet etmeye başlar. Adamları bir nehir kenarında Gülcan’ı kıstırıp tecavüze yeltenir. O sırada oğlu nehre kapılıp boğulan Gülcan kocası gelene kadar çocuğunun cenazesini toprağa vermeyi reddeder. Küçük bir an bile olsa o çocuk cesedini görmek beni oldum olası etkiler. Her Türk filmi gibi Dönüş’ü de sonradan defalarca izleyince hafızada kalacak asıl sahnenin bu olmadığını anladım. Meğer filmin finalinde Süha Okuş’un sesinden Hasretinden Yandı Gönlüm çalarken Gülcan’ın bir başka öksüzü bağrına basması kalmalıymış aklımda. Bence Türk sinemasının en başarılı fon müziklerinden biridir, ilk beşin içinde sayabilirim.
O sahne şefkat duygusunun Gülcan’ın kucağında cisimleşmesini gösterir. Bin bir kötülük görmüş, evladını yitirmiş, canına, ırzına kast edilmiş, yalnız bırakılmış ve aldatılmış Gülcan’ın hayattaki kurtarıcısı, sarılabileceği yegâne duygu şefkattir.
Etrafıma bakınca herkesin aynı derece dolu olduğunu görüyorum. Herkes filmin garibanı Gülcan gibi eziyet görmüş, hakkı yenmiş, canı ya da malı elinden alınmış hissediyor. Üstelik bazıları gerçekten de haklı. Kimisi kendisi yaşamasa da çevresinde yaşananlardan dolayı bunu hissediyor. Kadın da erkek de, muhalefetteki de iktidardaki de, genci de yaşlısı da ayrım gözetmeden herkes yaşadığından daha iyisini hak ettiğini düşünüyor. Dünyaya kendi hak ettikleri penceresinden bakınca Türkiye’de yaşananlar kaçınılmaz oluyor.
Gösteri yapan kendini ifade etmeye, itirazını dile getirmeye hakkı olduğunu düşünüyor. Üstelik bunun kanunu bile var. Gösteri yapanın karşısında elinde cop ve gaz kapsülleri ile bekleyen de o anda olaysız, problemsiz bir gün geçirme hakkı olduğunu düşünüyor. Bu göstericiler olmasa ne güzel karakol bahçesinde vakit geçirecekti belki. Müteahhit kendisinin de para kazanıp, çocuklarını iyi okullarda okutma, lüks arabalarda gezme ve itibar görme hakkı olduğunu düşünüyor. Bunun için kesilecek zeytin ağaçları ya da yıkılacak evler sadece o hakkın önündeki engeller. Memur kendisinin de yüksek maaş almaya hakkı olduğunu düşünüyor. Eğer özel sektördeki kadar maaş alamayacaksa ne diye kendini paralasın ki, bu yüzden önünde bekleyen dosyanın süresi çok da umurunda değil. Öğrenci kendisinin de iyi bir üniversiteye girme hakkı olduğunu düşünüyor. Sonuçta parayı bastıran özel üniversite diplomasını almıyor mu? Ne diye kendisi üniversite sınavına hazırlanmak için ömrünün en güzel yıllarından versin, eziyet çeksin? Üstelik o ya da bu cemaat nasılsa soruları çalacak. Diyelim ki öyle ya da böyle üniversiteye girip okusa, bitirince bir mülakatta hak ettiği yeri partili adaylar dolduracak. Mahkûm dışarıda satılan gazeteyi kendisinin de okuma hakkı olduğunu düşünüyor, idare ise asayişi sağlamak için istemediği gazeteyi, kitabı, yayını hapishaneye sokmama hakkı olduğunu düşünüyor. İşveren sermayesini ortaya koyduğu için daha çok kâr etmeye hakkı olduğunu, işçi tüm çarkları kendisi döndürdüğü için daha çok kazanmaya hakkı olduğunu düşünüyor. Bugünün iktidarı geçmişte en çok kendilerinin hakkının yenildiğini, bu sebeple her şeye hakları olduğunu düşünüyor. İnsan doğaya hükmetmeye hakkı olduğunu, bu yüzden de istediği gibi tüketebileceğini düşünüyor. Bu ülkede herkes kendi hakkını iyi biliyor, dört elle sarılıyor. Haklısı da haksızı da aynı derecede inanıyor.
Madem öyle neden bir türlü kimse hakkını almış hissetmiyor? Sadece kendi haklarım diye baktığımızda adalet duygumuzun doyması mümkün mü? Bizim adaletsizlik, hakkımızın yendiği duygusundan sıyrılmamızın yolu nedir?
Kanımca kendi hakkımızın yanında karşıdakinin da bir hakkı olduğunu bilmeden değişmeyecek tüm bu döngü. Çok nahif ya da klişe olacak ama karşıdakinin hakkını da düşünmeden attığın her adımda kendi hakkının da yendiğini bileceksin. İçindeki adaletsizlik duygusunun ateşine kendin odun atacaksın.  Çoğunlukla hemen savunmaya geçip, geçmişte yaşadıkların, bugün yaşadıkların, geçmişte ya da bugün çevrende yaşananlar “ama benim hakkım” dedirtecek ve o tuzağa yine düşeceğiz. Oysa karşındaki zeytin ağacının, elinde pankart taşıyanın, para kazanmak isteyenin, kâr etmek isteyenin, okumak isteyenin, sakin bir gün geçirmek isteyenin, güvenli yaşamak isteyenin, dağın, taşın da en az senin kadar hakkı var.  Bunu görüp, kendininkini korurken karşıdakinin de hakkını teslim etmenin bir tane yolu, tek bir duygusu var, şefkat.
Bizi şefkat kurtaracak, yaralarımızı iyi edecek, içimizdeki duyguları sağaltacak. Umarım hepimiz şefkat görürüz, gösteririz. İşte o zaman bir şansımız olacak. Gülcan gibi biz de hayata tutunacağız, dönüşümüz şefkat ile başlayacak.